Menopoz: Kadın Sağlığına Etkileri ve Hormon Replasman Tedavisine Genel Bakış

Menopoz çoğu zaman yalnızca “adetlerin kesilmesi” veya doğurganlık yıllarının sonlanması olarak anlatılır. Halbuki menopoz bir kadın biyolojisi açıdan bundan çok daha büyük bir değişimdir.
Menopoz, bir dönem olarak tabir edildiği zaman, yumurtalıkların yumurta geliştirme aktivitesinin sona ermesiyle östrojen ve progesteron üretiminin belirgin şekilde azalması sonucu ortaya çıkan kalıcı bir endokrin dönüşümdür. Klinik olarak menopoz tanısı konabilmesi için son adet tarihinden sonra 12 ay boyunca adet görülmemesi gerekir. Fakat hormonal dönüşüm süreci bundan yıllar önce genellikle başlar. Fakat değişen yalnızca adet döngüsü değildir. Menopoz ile birlikte diğer organ sistemlerinde de ciddi farklılaşmalar başlar. Bu yüzden menopoz geçişindeki kadınlarda birden çok belirtiler meydana gelebilir.
Östrojen, yalnızca adet döngüsünü ve üreme fonksiyonlarını düzenleyen bir hormon değildir. Vücudun pek çok farklı organ ve dokusunda önemli görevler üstlenir. Bunun nedeni, östrojen reseptörlerinin yalnızca rahim ve yumurtalıklarda değil; beyinde, kemiklerde, kalpte, kan damarlarında, kaslarda, ciltte, mesanede ve daha birçok dokuda bulunmasıdır. Östrojen, kemiklerin güçlü kalmasına ve kemik yıkımının kontrol altında tutulmasına yardımcı olurken, damarların esnekliğinin korunmasında, vücut yağ dağılımının düzenlenmesinde, kas ve cilt sağlığında da rol oynar. Beyinde ise vücut sıcaklığının düzenlenmesi, uyku, ruh hâli ve bazı bilişsel işlevlerle ilişkili mekanizmaları etkiler. Dolayısıyla menopozla birlikte östrojen seviyelerinin belirgin şekilde azalması, yalnızca adetlerin sona ermesi veya doğurganlığın kaybedilmesi anlamına gelmez. Bu hormonal değişim, kadın vücudundaki birçok sistemi farklı derecelerde etkileyebilir. Menopozu yalnızca üreme sistemini ilgilendiren bir süreç olarak değerlendirmek, östrojenin kadın sağlığındaki çok yönlü rolünü ve menopoz sonrasında ortaya çıkabilecek fizyolojik değişimlerin önemli bir bölümünü göz ardı etmek anlamına gelir.
Bugünün kadını menopozdan sonra onlarca yıl yaşamaktadır.
Geçmişte ortalama yaşam süresi bugüne kıyasla belirgin şekilde daha kısaydı. Enfeksiyonlar ve bugün kolaylıkla tedavi edilebilen birçok hastalık dahi erken ölümlere yol açabiliyordu. Bunun yanında hipertansiyon, yüksek kolesterol, kalp-damar hastalıkları ve kanser gibi kronik hastalıkların tanı ve tedavi olanakları da günümüzdeki düzeyde değildi. Dolayısıyla insanlar bugün kontrol altına alabildiğimiz pek çok sağlık sorunu nedeniyle çok daha erken yaşlarda hayatlarını kaybediyordu.
Bunun önemli sonuçlarından biri, ortalama bir kadının menopoz sonrasında geçirdiği yaşam süresinin bugüne kıyasla daha kısa olmasıydı. Menopozun ve uzun yıllar devam eden östrojen eksikliğinin kemik, kalp-damar sistemi, metabolizma ve diğer dokular üzerindeki uzun vadeli etkileri, bugünkü kadar uzun bir zaman dilimi boyunca yaşanmıyordu.
Bugün tablo oldukça farklıdır. Avrupa Birliği’nde kadınlarda doğumda beklenen yaşam süresi yaklaşık 84 yıldır. Ülkemizde ise kadınların ortalama yaşam süresi 2024 yılında 84.8 olarak açıklanmıştır. Menopozun ortalama 50–51 yaş civarında gerçekleştiğini düşünürsek, günümüzde bir kadın menopozdan sonra 30 yıldan daha uzun yaşayabilir. Başka bir ifadeyle, yaşamının yaklaşık üçte birini, hatta bazı kadınlar için daha fazlasını, menopoz sonrası dönemde geçirebilir.
Bu nedenle menopoz artık yalnızca birkaç yıl süren sıcak basmaları ve adetlerin sona ermesi üzerinden değerlendirebileceğimiz bir dönem değildir. Östrojen eksikliğinin 30–35 yıl boyunca kadın sağlığı üzerindeki etkilerini konuşmak zorundayız. Yaşam süresini uzatmayı başardık; şimdi asıl mesele, bu ilave yılların ne kadarını sağlıklı ve fonksiyonel geçirebildiğimizdir.
Menopoz sadece sıcak basması değildir.
Menopoz sırasında östrojen düzeyindeki düşüş birçok fizyolojik sistemi etkiler. Sıcak basmaları ve gece terlemeleri en bilinen belirtilerdir ve çalışmalar vazomotor semptomların kadınların yaklaşık %80’ine kadarında görülebildiğini göstermektedir. Ancak tablo bununla sınırlı değildir. Uyku bozuklukları, beyin sisi, konsantrasyon ve hafıza sorunları, ruh hali değişiklikleri, vajinal kuruluk, ağrılı cinsel ilişki, libido değişiklikleri, tekrarlayan üriner yakınmalar ve kas-iskelet sistemindeki değişiklikler menopoz geçişinde sık görülür.
Özellikle kemik sağlığı açısından değişim oldukça dramatik olabilir. Menopoz dönemindeki kemik kaybı yalnızca yaşlanmanın doğal bir sonucu değildir; östrojen düzeylerindeki belirgin düşüş kemik yapım-yıkım dengesini doğrudan etkileyerek kemik yıkımını hızlandırır. Bu süreç aslında son adet tarihinden önce başlayabilir ve menopozun hemen çevresindeki birkaç yılda en hızlı dönemine ulaşır.
Uzun süreli prospektif çalışmalar bu değişimin boyutunu oldukça net göstermektedir. Study of Women’s Health Across the Nation (SWAN) verilerinde lomber omurgadaki kemik mineral yoğunluğu kaybının son adet tarihinden önceki iki yılda yılda yaklaşık %1,7, son adet tarihinden sonraki ilk iki yılda ise yılda yaklaşık %3,3 olduğu gösterilmiştir. Daha sonraki dönemde kayıp hızı azalmakla birlikte tamamen durmamaktadır [1].
Daha uzun süreli SWAN takiplerinde de benzer bir tablo görülmektedir. Son adet tarihinin beş yıl öncesinden beş yıl sonrasına kadar olan 10 yıllık dönemde lomber omurgada toplam kemik mineral yoğunluğu kaybı yaklaşık %10,6 olarak hesaplanmış; dikkat çekici biçimde bunun yaklaşık %7,4’ü menopoz geçişinin birkaç yıllık hızlanmış döneminde meydana gelmiştir. Femur boynunda da aynı dönemde anlamlı kemik kaybı görülmektedir [2].
Kısacası menopoz sonrası osteoporozu (kemik erimesi) yalnızca ileri yaşlarda ortaya çıkan bir problem olarak görmek doğru değildir. Kemik kaybının en hızlı olduğu dönemlerden biri, kadının menopozdan hemen önceki ve hemen sonraki yıllarıdır. Bu hızlanmanın temel biyolojik nedenlerinden biri östrojen eksikliğidir; östrojen azalması kemik rezorpsiyonunun artmasına ve zaman içerisinde kemik gücünün azalmasına yol açar. Bu, net olarak bildiğimiz bir gerçektir.
Kardiyovasküler sistem de bu hormonal dönüşümden bağımsız değildir. Menopoz geçişi sırasında yalnızca kronolojik yaşlanmaya bağlanamayacak bazı kardiyometabolik değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Büyük prospektif çalışmalarda özellikle son adet tarihinin çevresindeki dönemde total kolesterol, LDL-kolesterol ve ApoB düzeylerinde belirgin artış saptanmıştır [3]. Yani, menopoz dönemine geçiş yapan kadınların kolesterol düzeyleri ve aterojenik olarak adlandırdığımız ve kalp krizi ile ilişkilendirilen Apo B düzeylerinde ciddi artışlar görülmektedir.
Bunun yanında vücut yağının dağılımı da değişir. Menopoz geçişinde yağ dokusunun özellikle abdominal ve visseral bölgede birikme eğilimi artar. SWAN verilerinde iç organ yağlanmasının hızlanmanın son adet tarihinden yaklaşık iki yıl önce başladığı gösterilmiştir [4].
Değişiklikler yalnızca kolesterol veya vücut kompozisyonuyla sınırlı değildir. Endotel (damar duvarı) fonksiyonunda bozulma ve arteriyel sertlikte artış da menopoz geçişiyle ilişkilendirilmiştir. Örneğin SWAN Heart çalışmasında arteriyel sertlikteki artışın özellikle son adet tarihinin çevresindeki bir yıllık dönemde hızlandığı gösterilmiştir [5]. Bu nedenle Amerikan Kalp Derneği de menopoz geçişini kadınlarda kardiyovasküler korunma açısından özellikle dikkat edilmesi gereken bir dönem olarak tanımlamaktadır [6].
Kadınlarda koroner kalp hastalığı erkeklere kıyasla ortalama olarak daha ileri yaşlarda ortaya çıkar; ancak menopoz geçişi ve sonrasındaki yıllarda kardiyovasküler risk belirgin biçimde yükselir ve kadınlarla erkekler arasındaki koruyucu fark giderek daralır [6,7]. Bu artışın tamamını yalnızca östrojen kaybına bağlamak da doğru değildir; yaşlanma, kan basıncı, vücut kompozisyonu, insülin direnci, lipid değişiklikleri, sigara kullanımı ve diğer bireysel risk faktörleri de tabloya katkıda bulunur fakat bu diğer faktörlerin birçoğunun da menopozla ilişkisi değerlendirildiği zaman, menopoz kadın ve erkeklerde gözlemlenen koroner kalp hastalığı risklerini eşitleyen bir unsur olarak karşımıza çıkar.
Menopozun etkileri yalnızca kemik ve kardiyovasküler sistemle sınırlı değildir. Beyin de östrojene duyarlı bir organdır. Östrojen reseptörleri hipokampus ve prefrontal korteks dahil olmak üzere hafıza, öğrenme ve bilişsel işlev açısından önemli birçok beyin bölgesinde bulunmaktadır. Östrojen; nöronal enerji metabolizması, sinaptik plastisite, mitokondriyal fonksiyon, serebral kan akımı ve nöroinflamasyon gibi beyin sağlığı açısından önemli süreçlerle ilişkilidir. Bu nedenle menopoz sırasında östrojen düzeylerinin belirgin biçimde azalmasının beyin yaşlanması ve nörodejeneratif süreçlerle ilişkisi uzun süredir araştırılmaktadır [8,9].
Bu konu özellikle önemlidir çünkü Alzheimer hastalığı kadınlarda erkeklerden daha sık görülmektedir ve menopoz geçişinin bu cinsiyet farkına katkıda bulunabilecek biyolojik faktörlerden biri olabileceği düşünülmektedir. Tabi ki burada kadınlar menopoza girdikleri için Alzheimer olurlar algısı yaratmak da yanlıştır çünkü burada birçok çevresel faktör ve özellikle APOE ε4 taşıyıcılığı gibi genetik yatkınlık da söz konusudur [9,10].
Menopoz yaşı ve yaşam boyunca östrojene maruz kalınan süre üzerine yapılan çalışmalar hormonal ortam ile bilişsel yaşlanma arasında bir ilişki olabileceğini düşündürmektedir. Bazı çalışmalarda daha uzun üreme dönemi ve daha geç menopoz daha iyi bilişsel performans veya daha yavaş bilişsel gerilemeyle ilişkilendirilmiş olsa da, mevcut veriler daha uzun doğal östrojen maruziyetinin demans riskini kesin olarak azalttığını göstermemektedir [11].
Burada menopozal hormon replasman tedavisi (HRT) konusunda da önemli bir ayrım yapmak gerekir. Östrojenin beyindeki biyolojik etkileri, hormon tedavisinin demansı önlediği anlamına gelmez. Hatta hormon tedavisinin ileri yaşta, özellikle 65 yaşından sonra ilk kez başlanmasını inceleyen randomize çalışmalarda demans açısından koruyucu etki gösterilememiştir. Buna karşılık menopoz dönemine yakın yaşlarda tedaviye başlayan kadınları inceleyen çalışmalar daha düşük Alzheimer veya demans riski bildirmiştir. Bu farklılık “kritik pencere” veya “timing hypothesis” olarak adlandırılan görüşün ortaya çıkmasına neden olmuştur: östrojenin beyin üzerindeki etkisinin yalnızca verilip verilmemesine değil, hangi yaşta ve menopozdan ne kadar süre sonra başlandığına da bağlı olabileceği düşünülmektedir [9,12].
Bununla birlikte bu konuda kesin bir sonuca varmak için henüz erkendir. 2025 yılında yayımlanan geniş bir sistematik derleme ve meta-analiz, menopozdan sonraki ilk beş yıl içinde başlanan HRT ile Alzheimer hastalığı riskinin daha düşük olması arasında bir ilişki bildirmiştir [13]. Fakat yine de Alzheimer ve diğer nörodejeneratif hastalıkları korumak adına hormon tedavisi reçete etmek için elimizde henüz yeterli veri yoktur.
Menopozal hormon replasman tedavisi kararı vazomotor semptomlar, kemik sağlığı, genitoüriner semptomlar, kadının yaşı, menopozdan geçen süre ve bireysel kardiyovasküler ve onkolojik risk profili dikkate alınarak verilmelidir. Beyin sağlığı üzerindeki olası uzun dönem etkileri ise halen aktif olarak araştırılan ve özellikle tedavinin zamanlamasının önemli olabileceği bir alandır [9,12–14].
Menopoz döneminde uyku problemleri yaşanabilir.
Menopoz döneminde bazı kadınlarda uykuya dalmakta güçlük, gece boyunca sık uyanma veya sabah erken uyanma gibi uyku sorunları ortaya çıkabilmektedir. Bunun önemli nedenlerinden biri vazomotor semptomlardır; özellikle gece ortaya çıkan sıcak basmaları ve gece terlemeleri uykunun bölünmesine yol açabilir. Bunun yanında hormonal değişiklikler, duygu durumundaki değişimler ve yaşla birlikte obstrüktif uyku apnesi riskinin artması da uyku kalitesini olumsuz etkileyebilir [18].
Bu durum yalnızca yaşam kalitesi açısından önemli değildir. Uyku, beyin, metabolik ve kardiyovasküler sağlığın temel bileşenlerinden biridir. Yetersiz veya parçalanmış uyku; bilişsel fonksiyonlarda bozulma, serebrovasküler hastalıklar ve Alzheimer hastalığı dahil nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilmiştir [19,20]. Benzer şekilde kötü uyku sağlığı; hipertansiyon, glukoz metabolizmasında bozulma, obezite, koroner kalp hastalığı ve inme gibi kardiyometabolik risklerle de ilişkilidir [21].
Daha da önemlisi, uyku süresi ve kalitesi yaşam süresiyle de ilişkilidir. Yaklaşık 1,4 milyon kişiyi ve 112 binden fazla ölümü kapsayan prospektif çalışmaların meta-analizinde, kısa uyuyan kişilerde tüm nedenlere bağlı ölüm riskinin normal uyku süresine sahip kişilere kıyasla yaklaşık %12 daha yüksek olduğu gösterilmiştir [22]. Daha geniş bir başka meta-analizde ise 5 milyondan fazla katılımcının verileri değerlendirilmiş ve kısa uyku; tüm nedenlere bağlı mortalitenin yanı sıra diyabet, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalık ve koroner kalp hastalığı riskinde artışla ilişkilendirilmiştir [23]. Uyku süresinden bağımsız olarak insomnia belirtileri de önem taşımaktadır: yaklaşık 1,6 milyon kişiyi kapsayan prospektif çalışmaların meta-analizinde uykuya dalma güçlüğü ve dinlendirici olmayan uyku hem tüm nedenlere bağlı mortalite hem de kardiyovasküler mortalite riskinde artışla ilişkili bulunmuştur [24]. Kısacası mevcut veriler kronik olarak yetersiz ve kalitesiz uykunun uzun dönem sağlık açısından göz ardı edilmemesi gereken bir risk göstergesi olduğunu güçlü biçimde desteklemektedir.
Dolayısıyla menopoz döneminde ortaya çıkan uyku bozukluklarını yalnızca “menopozun normal bir parçası” olarak kabul edip geçiştirmemek gerekir. Menopoz zaten kemik, metabolik, nörolojik ve kardiyovasküler risk profilinin değişmeye başladığı önemli bir dönemdir; buna kronik uyku bozukluğunun eklenmesi uzun dönem sağlık açısından ilave bir risk yükü oluşturabilir. Bu nedenle menopoz yönetiminde sıcak basmaları ve gece terlemelerinin kontrolünün yanı sıra uyku kalitesinin değerlendirilmesi, gerektiğinde insomnia ve uyku apnesi gibi spesifik uyku bozukluklarının araştırılması da sağlıklı yaşlanma yaklaşımının önemli bir parçası olmalıdır.
Menopoz sonrasında kadınların bir bölümünde cinsel istekte belirgin azalma görülebilir.
Bu değişimde östrojen eksikliğine bağlı vajinal kuruluk ve ağrılı ilişki, uyku bozuklukları, psikolojik ve ilişkisel faktörlerin yanı sıra androjenlerdeki değişimler de rol oynayabilir. Kadınlarda testosteron düzeyleri yaşla birlikte azalmakla birlikte, kandaki testosteron düzeyi ile cinsel istek arasındaki ilişki birebir değildir ve tek başına düşük testosteron düzeyi “testosteron eksikliği” veya hipoaktif cinsel istek bozukluğu (HSDD) tanısı koydurmaz [15,16]. Buna karşılık, diğer nedenler değerlendirildikten sonra menopoz sonrası dönemde kişide sıkıntıya yol açan kalıcı cinsel istek azalması yani HSDD mevcutsa, testosteron tedavisi kanıta dayalı bir tedavi seçeneğidir.
Randomize kontrollü çalışmaların değerlendirilmesi, fizyolojik kadın aralığını aşmayacak dozlarda kullanılan testosteronun cinsel isteği, uyarılmayı, orgazmik fonksiyonu ve cinsel tatmini artırabildiğini ve cinsel isteksizliğe bağlı sıkıntıyı azalttığını göstermektedir [15–17]. Güncel uluslararası konsensüse göre kadınlarda testosteron tedavisinin kanıta dayalı temel endikasyonu menopoz sonrası HSDD’dir; tedavinin amacı testosteronu erkeklerde kullanılan düzeylere çıkarmak değil, premenopozal kadınların fizyolojik aralığında tutmaktır [15,16]. Bu nedenle tedavi uygun hasta seçimi, başlangıç testosteron ölçümü ve düzenli klinik ve biyokimyasal takip ile uygulanmalı; akne, kıllanmada artış ve diğer androjenik yan etkiler açısından izlenmelidir. Fizyolojik dozlarda güvenlilik verileri oldukça olumludur.
Tabi ki bu etkilerin hepsini her kadın yaşayacak diye bir kaide yok. Bazı kadın menopoza giriş sürecinde ek bir semptom hissetmez ve bu geçişi çok rahat yapar. Öte yandan bazı kadın da hayat kalitesini ciddi şekilde düşüren etkiler yaşar. Bu süreç kişiden kişiye değişiklik gösterdiği için tek bir öneri veya tek bir yöntem ile yönetilecek bir süreç değildir. Kişinin risk faktörleri, kişinin semptomları ve genel sağlık durumuna bakılarak menopoz sürecinin değerlendirilmesi ve en doğru şekilde yönetilmesi önemlidir.
Menopozda Hormon Replasman Tedavisi
Menopozal hormon replasman tedavisi (HRT), menopozla birlikte azalan hormonların, özellikle östrojenin, uygun kadınlarda yerine konmasını amaçlayan bir tedavidir. Rahmi bulunan kadınlarda östrojenin yanında rahim iç tabakasını korumak amacıyla progesteron da kullanılır. Günümüzde benim de tercih ettiğim yaklaşım, mümkün olduğunca bioeşdeğer hormonların kullanılmasıdır. Burada bioeşdeğer ile kastettiğimiz, kullanılan hormonun yapısının kadın vücudunun doğal olarak ürettiği hormonla aynı olmasıdır. Örneğin östradiol, vücudumuzun doğal olarak ürettiği temel östrojenlerden biridir; mikronize progesteron ise vücudun ürettiği progesteronla aynı yapıdadır. Bu hormonlar kişinin ihtiyacına göre jel, bant, sprey, kapsül veya tablet gibi farklı şekillerde kullanılabilir.
Östrojen kullanımı eskiden tablet şeklinde kabul görse bile, artık oral östrojenlerin HRT amacı ile kullanılması uygun bulunmamaktadır. Bunun yerine östrojenin cilde uygulanan jel, sprey veya bant yoluyla verilmesi tercih sebebidir. Bu şekilde östrojen doğrudan dolaşıma geçer ve ağızdan alınan östrojen gibi önce karaciğerden geçmek zorunda kalmaz. Bu özellikle kan pıhtılaşması açısından daha avantajlı bir güvenlik profili sağlar. Progesteron ise genellikle ağızdan kapsül şeklinde kullanılabilir.
HRT’nin amacı kadını “gençleştirmek” veya yaşlanmayı durdurmak değildir. Amaç, menopozla birlikte kaybedilen hormonların eksikliğine bağlı ortaya çıkan sıcak basması, gece terlemesi, uyku sorunları, vajinal kuruluk ve bazı kadınlarda cinsel yaşamla ilgili sorunları azaltmak, yaşam kalitesini iyileştirmek ve aynı zamanda menopozdan sonra hızlanan kemik kaybına karşı koruma sağlamak ve kardiyovasküler risk profilini düşürmektir. Her kadının ihtiyacı aynı olmadığı için kullanılacak hormonlar ve dozları da kişiye göre belirlenmelidir. Yani modern HRT yaklaşımının temelinde doğru kadına, doğru zamanda, ihtiyacı olan hormonları uygun dozlarda vermek vardır.
Neden HRT dendiği zaman kadınların çoğu hala korkuyor?
Bu sorunun cevabının önemli bir kısmı 2002 yılına uzanıyor. Women’s Health Initiative (WHI) adlı grubun bu yönde yaptıkları çalışmanın ilk sonuçları yayımlandığında hormon replasman tedavisinin meme kanseri ve kardiyovasküler hastalık riskini artırdığı haberleri dünya çapında büyük yankı uyandırdı.
Çalışmanın yayınlanan sonucuna göre kombine hormon tedavisi gören kadınlarda invaziv meme kanseri için bildirilen relatif risk yaklaşık %26 daha yüksek bulundu (HR 1.26). “%26 daha fazla meme kanseri” doğal olarak son derece korkutucu bir manşet olarak ciddi bir yankı getirdi. Fakat bu çalışmanın ve bu sonuçların daha yakınen takibinde ciddi sorunlar vardı:
1- Relatif risk %26 dendiği zaman, kanser olgusunun %26 daha fazla yaşandığı algısı oluşuyor. Fakat relatif risk tek başına hikâyenin tamamını göstermiyor. Mutlak rakamlara baktığımızda placebo grubunda yılda her 10.000 kadın başına yaklaşık 30 invaziv meme kanserigörülürken hormon grubunda bu sayı 38 idi. Yani 10.000 kadının bir yıl tedavi edilmesiyle yaklaşık 8 ek vaka. Bu risk sıfır değildir ve önemsiz diye geçiştirilemez. Ancak “%26 risk artışı” ile “Yüzde 0.08 risk artışı” aynı verinin iki farklı anlatım biçimidir. Hastaların karar verirken her ikisini de bilmeye hakkı vardır.
2- Çalışmadaki kadınların ortalama yaşı yaklaşık 63’tü. Yani çalışmaya katılan kadınların önemli bir bölümü menopoz başlangıcından en az 10 yıl uzaktaydı. Biliyoruz ki hormon replasman tedavisi ilk 10 yıl içerisinde başlandığı zaman daha olumlu yanıtlar vermektedir. Ama sorun bununla da sınırlı değil.
3- Kullanılan kombinasyon bugün sıklıkla tercih ettiğimiz transdermal 17β-estradiol ve mikronize progesteron değildi. Çalışmada oral konjuge equine estrogen (CEE) ve sentetik medroksiprogesteron asetat (MPA) kullanıldı. Oral östrojenlerin kullanılması belli sağlık riskleri ile alakalı olduğundan dolayı günümüzde kullanılmamaktadır. Yani, bu çalışmada kullanılan hormonlar, günümüzde kabul gören ve kullanılan hormonlar ile aynı değildir.
Başka bir ifadeyle, 2002 WHI çalışması “bütün hormon replasman tedavileri tehlikelidir” sorusunu test etmedi. Belirli bir hasta grubunda, belirli bir yaşta ve belirli bir hormon kombinasyonunu test etti. Bunun daha da ötesinde, bilim 2002’de durmadı. WHI katılımcılarının 20 yıldan uzun süre takip edildiği sonraki analizlerde, rahmi alınmış kadınlarda yalnız östrojen (CEE) verilen grupta placebo ile karşılaştırıldığında meme kanseri görülme riski yaklaşık %22 daha düşük bulundu (HR 0.78). Yani, sentetik progesteron işin içerisine katıldığı zaman meme kanseri riskinin artmış olduğu gözlemlendi.
Yaklaşık 80.000 kadının ortalama 8 yıl takip edildiği Fransız E3N çalışmasında, östrojenin doğal progesteron ile birlikte kullanılması meme kanseri riskinde anlamlı bir artışla ilişkili bulunmazken, östrojenin bazı sentetik progestinlerle birlikte kullanılması belirgin risk artışıyla ilişkili bulunmuştur [25]. Benzer şekilde, 43.000’den fazla meme kanseri vakasını değerlendiren geniş bir İngiliz çalışmasında mikronize progesteron kullanımında anlamlı risk artışı saptanmazken, sentetik progestin kullanımında meme kanseri riski daha yüksek bulunmuştur [26].
Kısacası, yapılan büyük kohort çalışmalarında modern HRT yaklaşımlarının meme kanseri riskini artırdığına dair herhangi bir veri elimizde yoktur [27]. İşte bu yüzden FDA (Amerikan ilaç eczacılık birimi) hormon replasman tedavisi için daha önce yayınlamış olduğu ve meme kanseri riskine dikkat çeken ‘Black Box Warning’i 2025 yılı itibarı ile kaldırmış bulunmaktadır.
Tabi ki yine de hormona duyarlı kanser geçmişi veya ailesinde bu tür bir öykü bulunan kadınlarda dikkatli olmak ve tüm kadınlarda tedavi başlamadan önce gerekli tetkikleri yapmak gerekir.
HRT başlanmadan önce yapılması önemli olan tetkikler:
- Etkin bir medikal ve aile öyküsü
- Mamografi / Meme USG
- Pap smear
- Kan lipidleri- Apo B, Lp(a), Total kolesterol, HDL, LDL ve trigliserit
- Glukoz metabolizması- AKŞ, İnsülin, Homa-IR ve HbA1c
- Inflamasyon marker’ları- hsCRP, CBC
- Hormonlar: Estradiol, prolaktin, progesteron, total testosteron, SHBG, DHEA-s.
Bazı hekimler menopozun doğal bir süreç olduğunu ve bu nedenle hormon tedavisine gerek olmadığını savunur. Evet, menopoz doğal bir süreçtir. Ancak bir sürecin doğal olması, onun sağlık üzerindeki olumsuz etkilerini görmezden gelmemiz gerektiği anlamına gelmez. Yaşlandıkça görme yetimizin zayıflaması da doğaldır. Peki, gözlük kullanmayıp görme kaybını olduğu gibi kabullenmemiz mi gerekir? Yaşla birlikte kemik yoğunluğunun azalması da doğaldır. Öyleyse kemik erimesini neden önlemeye ve tedavi etmeye çalışırız?
Tıbbın amacı doğanın her sürecine müdahale etmek değildir. Ancak doğal süreçlerin yaşam kalitesini düşüren veya sağlığı olumsuz etkileyen sonuçlarını önlemek ve gerektiğinde tedavi etmek, modern tıbbın temel görevlerinden biridir.
Hormon replasman tedavisi her kadın için gerekli veya uygun değildir. Ancak yalnızca menopoz doğal bir süreç olduğu için, tedaviden fayda görebilecek kadınları bu seçenekten mahrum bırakmak da bilimsel bir yaklaşım değildir.
Kaynaklar
1. Sowers MR, Zheng H, Jannausch ML, et al. Amount of bone loss in relation to time around the final menstrual period and follicle-stimulating hormone staging of the transmenopause. J Clin Endocrinol Metab. 2010;95(5):2155–2162.
DOI: https://doi.org/10.1210/jc.2009-0659
2. Greendale GA, Sowers M, Han W, et al. Bone mineral density loss in relation to the final menstrual period in a multiethnic cohort: results from the Study of Women’s Health Across the Nation (SWAN). J Bone Miner Res. 2012;27(1):111–118.
DOI: https://doi.org/10.1002/jbmr.534
3. Matthews KA, Crawford SL, Chae CU, et al. Are changes in cardiovascular disease risk factors in midlife women due to chronological aging or to the menopausal transition? J Am Coll Cardiol. 2009;54(25):2366–2373.
DOI: https://doi.org/10.1016/j.jacc.2009.10.009
4. Samargandy S, Matthews KA, Brooks MM, et al. Abdominal visceral adipose tissue over the menopause transition and carotid atherosclerosis: the SWAN Heart Study. Menopause. 2021;28(6):626–633.
DOI: https://doi.org/10.1097/GME.0000000000001755
5. Samargandy S, et al. Arterial stiffness accelerates within 1 year of the final menstrual period: the SWAN Heart Study. Arterioscler Thromb Vasc Biol. 2020;40(4):1001–1008.
DOI: https://doi.org/10.1161/ATVBAHA.119.313622
6. El Khoudary SR, Aggarwal B, Beckie TM, et al. Menopause transition and cardiovascular disease risk: implications for timing of early prevention: a scientific statement from the American Heart Association. Circulation. 2020;142(25):e506–e532.
DOI: https://doi.org/10.1161/CIR.0000000000000912
7. Uddenberg ER, Safwan N, Saadedine M, Hurtado MD, Faubion SS, Shufelt CL. Menopause transition and cardiovascular disease risk. Maturitas. 2024;185:107974.
DOI: https://doi.org/10.1016/j.maturitas.2024.107974
8. Camon C, Garratt M, Correa SM. Exploring the effects of estrogen deficiency and aging on organismal homeostasis during menopause. Nat Aging. 2024;4(12):1731–1744.
DOI: https://doi.org/10.1038/s43587-024-00767-0
9. Mosconi L, Nerattini M, Williams S, Fink M. New horizons in menopause, menopausal hormone therapy, and Alzheimer’s disease: current insights and future directions. J Clin Endocrinol Metab. 2025;110(4):911–921.
DOI: https://doi.org/10.1210/clinem/dgaf026
10. Jackson RJ, Hyman BT, Serrano-Pozo A. Multifaceted roles of APOE in Alzheimer disease. Nat Rev Neurol. 2024;20(8):457–474.
DOI: https://doi.org/10.1038/s41582-024-00988-2
11. Georgakis MK, Kalogirou EI, Diamantaras AA, et al. Age at menopause and duration of reproductive period in association with dementia and cognitive function: a systematic review and meta-analysis. Psychoneuroendocrinology. 2016;73:224–243.
DOI: https://doi.org/10.1016/j.psyneuen.2016.08.003
12. Maki PM. Critical window hypothesis of hormone therapy and cognition: a scientific update on clinical studies. Menopause. 2013;20(6):695–709.
DOI: https://doi.org/10.1097/GME.0b013e3182960cf8
13. Song Q, Wang Q, Wu D, et al. Association between duration, initiation time, routes, and formulations of menopausal hormone therapy use and Alzheimer disease in women: a systematic review and meta-analysis. J Pharmacol Exp Ther. 2025;392(5):103554.
DOI: https://doi.org/10.1016/j.jpet.2025.103554
14. Melville M, He L, Desai R, et al. Menopause hormone therapy and risk of mild cognitive impairment or dementia: a systematic review and meta-analysis. Lancet Healthy Longev. 2025;6(12):100803.
DOI: https://doi.org/10.1016/j.lanhl.2025.100803
15. Davis SR, Baber R, Panay N, et al. Global consensus position statement on the use of testosterone therapy for women. J Clin Endocrinol Metab. 2019;104(10):4660–4666.
DOI: https://doi.org/10.1210/jc.2019-01603
16. Parish SJ, Simon JA, Davis SR, et al. International Society for the Study of Women’s Sexual Health clinical practice guideline for the use of systemic testosterone for hypoactive sexual desire disorder in women. J Sex Med. 2021;18(5):849–867.
DOI: https://doi.org/10.1016/j.jsxm.2020.10.009
17. Parish SJ, Kling JM. Testosterone use for hypoactive sexual desire disorder in postmenopausal women. Menopause. 2023;30(7):781–783.
DOI: https://doi.org/10.1097/GME.0000000000002190
18. Williamson L. Sleep problems linked to heart health risks during and after menopause. American Heart Association News. Published December 4, 2023.
Article: https://www.heart.org/en/news/2023/12/04/sleep-problems-linked-to-heart-health-risks-during-and-after-menopause
19. Gottesman RF, Lutsey PL, Benveniste H, et al. Impact of sleep disorders and disturbed sleep on brain health: a scientific statement from the American Heart Association. Stroke. 2024;55(3):e61–e76.
DOI: https://doi.org/10.1161/STR.0000000000000453
20. Howard C, Mukadam N, Hui EK, Livingston G. The effects of sleep duration on the risk of dementia incidence in short and long follow-up studies: a systematic review and meta-analysis. Sleep Med. 2024;124:522–530.
DOI: https://doi.org/10.1016/j.sleep.2024.10.022
21. St-Onge MP, Aggarwal B, Fernandez-Mendoza J, et al. Multidimensional sleep health: definitions and implications for cardiometabolic health: a scientific statement from the American Heart Association. Circ Cardiovasc Qual Outcomes. 2025;18(5):e000139.
DOI: https://doi.org/10.1161/HCQ.0000000000000139
22. Cappuccio FP, D’Elia L, Strazzullo P, Miller MA. Sleep duration and all-cause mortality: a systematic review and meta-analysis of prospective studies. Sleep. 2010;33(5):585–592.
DOI: https://doi.org/10.1093/sleep/33.5.585
23. Itani O, Jike M, Watanabe N, Kaneita Y. Short sleep duration and health outcomes: a systematic review, meta-analysis, and meta-regression. Sleep Med. 2017;32:246–256.
DOI: https://doi.org/10.1016/j.sleep.2016.08.006
24. Ge L, Guyatt G, Tian J, et al. Insomnia and risk of mortality from all-cause, cardiovascular disease, and cancer: systematic review and meta-analysis of prospective cohort studies. Sleep Med Rev. 2019;48:101215.
DOI: https://doi.org/10.1016/j.smrv.2019.101215
25. Fournier A, Berrino F, Clavel-Chapelon F. Unequal risks for breast cancer associated with different hormone replacement therapies: results from the E3N cohort study. Breast Cancer Res Treat. 2008;107(1):103–111.
DOI: https://doi.org/10.1007/s10549-007-9523-x
26. Abenhaim HA, Suissa S, Azoulay L, Spence AR, Czuzoj-Shulman N, Tulandi T. Menopausal hormone therapy formulation and breast cancer risk. Obstet Gynecol. 2022;139(6):1103–1110.
DOI: https://doi.org/10.1097/AOG.0000000000004723
27. Stute P, Wildt L, Neulen J. The impact of micronized progesterone on breast cancer risk: a systematic review. Climacteric. 2018;21(2):111–122.
DOI: https://doi.org/10.1080/13697137.2017.1421925

















